EDEBİYAT

32 NUMARADAKİ YOLCU
32 NUMARADAKİ YOLCU - ROMAN - 304 SAYFA
NEZİR İÇGÖREN

Bilmek zorunda kalan herkes bilir. 302’lerde arka beşli, sona kalanlara, acelesi olanlara, beş parasızlara, kısa koşuculara aittir. Gitmeyi değil, varmayı umanlara rezervedir. Otobüsün kaybedenler kulübüdür. Hele uzun gece yolculukları, ıstırabın dik alasıdır. Koltuklar yatmaz. Uyumayı denemek ise imkansızı istemektir. Sopa yutmuş gibi dimdik, motorun ıslıkla karışık hırıltısı kıçında, her viraja yanındakilerle omuz omuza, diz dize, hep birlikte girersin. Tependeki Mercedes armalı kırmızıya boyalı lambadan etrafa yayılan ışık, gecenin karanlığında durumun vahametini berbattan felakete doğru sürükler. Muavin bile zorda kalmadıkça oturmaz orada.

Arka beşlide koltuklar yatmaz, çünkü arka camın perdesi ile koltukların arkasında kalan alan, yedek şoförün yatak odası olarak tasarlanmıştır. Sen sigaraları birbirine eklerken yedek şoför arkada, altına serdiği, üstüne çektiği kat kat battaniyelerin arasında osura osura uyur.

Arka beşlidekiler için beklenen an eninde sonunda gelir. Kaptan, giderek yavaşlayan otobüsün iç ışıklarını yakar. Uykulu gözlerle sağa sola, pencereden dışarıya bakınıp mırıldanmalar, gerinmeler, sigara paketine sarılmalar derken, otobüs iyice yavaşlar, karanlık yoldan çıkıp cıvıl cıvıl mola yerine girer.

“20 dakika ihtiyaç molası. Çaylar şirketten…”

Muavin, otobüs durmadan arka kapıyı araladı, aşağıya atladı. Kaptan şoför, otobüsü mola yerindeki diğer otobüslerin arasına park edip cart curt el frenini çektikten sonra ayağa kalkıp şöyle bir gerindi. Yolcuların tek sıra önünden geçip aşağıya inişlerini denetleyip, son inen yolcunun arkasından otobüsün boşalmış koltuklarına şöyle bir göz attıktan sonra aşağıya indi.

Tüm bu gürültüye patırtıya aldırmadan mışıl mışıl uyuyan yedek şoförü uyandırmak muavine düştü. Yirmili yaşlarında bıyığı terlememiş genç, arka beşlinin üzerinden eğilip kan çanağı gözler üzeri az kıskançlıkla adamı dürttü. Şoför, doğrulup neredeyiz gibilerden şaşkın şaşkın şöyle bir sağına soluna bakındıktan sonra, alışılmış çeviklikle ayağında çoraplar olduğu halde koltukların üzerinden atlayıp aşağıya indi. Arka beşlinin altından siyah, sivri burunlu, yumurta topuklu rugan ayakkabısını çıkarttı. Arkasına basılmaktan terlikleşmiş ayakkabıyı giyerken buruşuk gömleğini üstünkörü düzeltip yakalarını kaldırdı. Arka kapının üzerinde, gece boyu her virajda metronom gibi sallanan, düğümü üzerinde hazır kravatını boynuna geçirip bir de sigara yaktıktan sonra aşağıya atladı. Elindeki çekiçle dan dun lastikleri dövüp havalarını kontrol eden muavin de bu arada işini bitirmiş, elindeki çekici aldığı yere, buzluğun yanına yerleştirmiş, uyandırdığı şoförün arkasından lokantaya doğru uzaklaşırlarken, otobüste 32 numaralı koltuktaki yolcudan başka hiç kimse kalmamıştı. Onun ise kalkmaya hiç niyeti yok gibiydi.

Bilenlerin tekerlek üstü deyip, zorda kalmadıkça almadığı arka beşlinin hemen önündeki iki sıra koltuğun tabanında, otobüsün arka tekerleklerinin bombesi vardır. Bırak ayak uzatmayı, dizler yarı bükük gidersin. Önündeki koltuğun altındaki ızgaralı kutudan kalorifer yol boyu habire sıcak hava üfler. Kaptanın yol boyu avladığı ördekleri toplamak için muavinin daha otobüs durmadan açtığı arka kapıdan içeri ördeklerden önce dolan zemheri soğuk her seferinde terden sırılsıklam ensende patlar.

Yine de şikayeti yoktu 32 numaradaki yolcunun. Hiç olmazsa koltuğunu arkaya, içinde cam şişelerde su barındıran metal buzluğun üzerine yatırabiliyordu.

Dinlenme tesislerini -mola yerindeki binanın çatısında boylu boyunca öyle yazıyordu- biraz daha iyi görebilmek için koltuğu bir tık daha yatırıp belden çıtçıtlı gri perdeyi arkaya itti. Yedek şoför ve muavin lokantadan içeri girip şef garsonun elini sıktılar. Yedek şoför içeri doğru gözden kaybolurken muavin, kaptanlar için ayrılmış tarafa geçti. Cam kenarı, otobüs manzaralı bu bölümdeki masalara krem rengi masa örtüleri serilmiş, ortaya vazolarda rengarenk plastik çiçekler ve yanına yolcular masalara sulanmasın diye herkesin görebileceği şekilde büyükçe kaptan yazısı yerleştirilmişti. Muavin masaya oturduğunda kaptan şoföre çorba servisi yapılmıştı bile. Çok geçmeden muavine de çorbası geldi. Birlikte hafiften öne eğilip bir elleriyle kravatlarını tutarken diğer elleriyle önlerindeki çorbayı kaşıklamaya koyuldular.

Sabaha daha vardı. Ama gece de değildi artık. Olsa olsa sahur denebilecek saat, otobüs şoförleri için standart öğün statüsüne yükseltilmişti. Tepsi içinde sulu yemek tabakları servis edilirken diğer şoför çıkageldi. Ellerini kuruladığı peçeteyi boşları toplayan kominin tepsisine bırakıp masaya, kaptan şoförün yanına oturdu.

32 numaradaki yolcu, koltuğunda şöyle hafiften belli belirsiz dikilip midesini yokladı. Açlığının, yerinden kalkmasına değmeyeceğine karar verip geri sırtını yaslandı. Elini, koyu kahverengi fitilli kadife ceketinin iç cebine atıp Samsun paketini çıkardı. Ezilmiş paketten bir tane çekip paketi geri yerine yerleştirirken, hafiften yana yatıp yan cebinden çıkarttığı kibritle sigarasını yaktı.

İstanbul’dan beri iki kez yerinden kalkmış, İlkinde mesanesini, diğerinde önündeki koltuğa monte metal kapaklı Mercedes armalı kül tablasını boşaltılmıştı. Kibrit çöpünü kül tablasına yerleştirirken “idare eder,” diye mırıldandı. Tekrar koltuğuna yaslanıp dinlenme tesisini seyretmeye koyuldu.

Dinlenme tesisi adı verilen yapı, önünde yerlere kadar buğulu camların arkasındaki lokanta, çiğ beyaz floresanla aydınlatılmış, patlak hoparlöründen bangır bangır arabesk çalan hediyelik eşya dükkanı, karşısındaki büfe ve aralarındaki holün sonundaki tuvaletlerden ibaretti. Ötede tek başına duran küçük benzinlik ve arkasına sıralanmış kamyonlar tesis sınırlarının dışında yer alıyordu.

Hava alıp ayaklarını açmak bahanesiyle bir aşağı bir yukarı volta atan otobüs yolcuları ayaza daha fazla dayanamayıp içeri kaçmış, diğer otobüslerin diğer yolcularına karışmış, kaynaşmış kapkara kocaman yanık yağ sobasının başında, çaylarını içip sigaralarını tüttürüyorlardı. Garsonlar bu saatte hiçbir yolcuyu yemek yemeye ikna edemeyeceklerini anladıklarından beri çığırtkanlığı bırakmış, soba başına sessizce çay taşımaktaydılar.

Otobüslerin mola yerlerinde zaman izafidir. Kaptanın çorbaya salladığı kaşık hızıyla hesaplanır ve itiraza kapalıdır.

Kaptanlar ve muavinin hareketlenmesiyle eş zamanlı tiz hoparlörden yapılan dua mı, küfür mü ne olduğu belirsiz anonstan önce, bir kısım tedirgin yolcu işini çoktan görüp yerine oturmuştu bile. Kaptanlarını göz ucuyla izleyen diğer yolcular, heladan doğru koşmasa da tırıs gelen son yolcularla birlikte otobüse bindiler.

Arka beşli, arka kapının dibinde elde sigaralar muavinin son işaretine kadar binmedi; beklediler. Muavinden işaretin gelmesiyle tek yumurta beşizleri şeklinde teker teker içeri girip yerlerine oturdular. Gece yarısından hemen sonra Bornova’daki askeri birliğin önünden binmişlerdi. Temiz pak üniformalarında rütbeleri yoktu. Düz er. Dağıtıma falan gidiyorlar herhalde, diye düşündü 32 numarada oturan yolcu. Hepsi birden yerine yerleşince, aşağıda yarım kalan hikaye ortada oturan tarafından kaldığı yerden anlatılmaya devam edilirken, muavin hemen önlerinde ayakta koridora doğru;

“Yanındaki gelmeyen var mı?” diye bağırdıktan sonra aşağı atladı. Kimseden ses çıkmamış, zaten muavin de cevap falan beklememişti.

Arka beşlinin altından uzunca bir gacırtı gelmeden önce, motor bir posta hırıldadı. Sonra otobüs, muavinin aşağıdan “gel-gel…” bağırtıları arasında cesaretlenip yavaş yavaş geri gitmeye başladı. Şoför park halindeki diğer otobüslerin arasından kendine manevra alanı bulduğu anda, vitesi bire taktı ve otobüs çıkışa doğru yavaşça ilerlemeye başladı. Muavin her zamanki kısa koşusunun ardından kapının koluna tutunup kendini içeriye atarken;

“Da-amet!” diye bağırdı.

İç ışıklar hemen söndürülmedi. Önden, Pe-re-ja şişesinin içine, dinlenme tesislerindeki hediyelik eşya dükkanından doldurulmuş kolonya servis edildi. Avuçlarını geniş açanlara farklı muamele yapılmadı. Kolonyadan alınabilecek damla sayısı standarttı. En son arka beşizler, hep birlikte Somali’deki açlardan beter ellerini uzatıp avuçlarına damlatılan kolonyayı yüzlerine götürdüler, amin yaptılar. Sonrasında talep üzerine birkaç şişe su servisi yapıldı ve nihayetinde ışıklar kapatıldı. Muavin gelip 32 numaradaki adamın yanındaki 31 numaralı koltuğa oturdu. Arka beşlideki hikaye bitti ve otobüs sükunete erdi.

Tek gidiş gelişli yolda, ara sıra karşıdan gelen kamyonların dışında olması gerekenden başka araç yoktu. Uykuya yatmış birkaç benzin istasyonunu geçip, virajlı rampayı tırmanırlarken 32 numaradaki yolcu, perdenin ucuyla buğulu camın dışarıyı görebileceği kadar kısmını silip, burnunu cama dayadı. Dönerek çıkılan dik rampada, kayaların arasında, cinsi bile seçilemeyen ağaç siluetleri dışında görülebilecek pek bir şey yoktu. Boş karanlığı seyretmekten vaz geçip ayağının dibine zulaladığı votka şişesini çıkarttı. Önündeki fileye sokuşturulmuş bardağını çıkartıp yarıya kadar votka doldurdu. Limonu kalmamıştı. Mola yerinden alabilirdi. Ama bunun için bile kalkmaya değmez, diye düşünmüştü. Böyle iyiydi. İdare ederdi. Bardağını fileye tekrar yerleştirirken muavin yerinden kalktı. Arkalarındaki buzluktan çıkarttığı aile boyu cam Pepsi şişesi ve bir bardakla geri döndü. Ayakta kendi bardağına kola doldurduktan sonra şişeyi 32 numaralı yolcuya uzattı. Hiç konuşmadılar. Muhtemelen daha önce gerçekleşmiş bir hareketin tekrarıydı. Bu, aralarında sohbeti başlatacak bir eylem değildi. En azından ikisi de bu konuda hemfikirdi. 32 numaradaki yolcu, önündeki fileye yerleştirdiği bardağını tekrar yerinden çıkartıp biraz kola ekledikten sonra şişeyi muavine uzattı. Muavin de elindeki kapakla şişeyi dikkatlice kapattıktan sonra arkalarındaki buzluğa yerleştirip yerine, 31 numaralı koltuğa oturdu. 32 numaradaki yolcu elini cebine atıp Samsun paketinden bu sefer iki tek sigara çıkarttı; birini ağzına götürürken diğerini muavine uzattı. Muavin de, cebinden çıkarttığı İbelo marka çakmağı ile sigaraları yaktı. Sonra, her ikisi yan yana, ayrı yönlere doğru uzadılar.

İbelo halka mâl olmuştur. Kentsoysuzdan kentsoyluya geçmenin ilk adımıdır. Yeşilçam’da Tarık Akan kullanır, Ediz Hun kullanır, Kartal Tibet kullanır; semtin manavı kullanmaz. Muhasebecin kesin kullanır. Muhtar çakmağı gibi her yaktığında leş gibi gaz yağı kokmaz. Dayanıklıdır, cefakardır; hafif yıpranmışı makbuldür. Üzerindeki minik göçükler, çizikler birlikte geçirilen yolları, yılları hatırlatır. Kaliteli çakmak taşı kullanmak şarttır ama. Çark İbelo’nun yumuşak karnıdır. Çin malı taşlar onu üzer, bir seneye kalmaz çarkı bozar.

Bir zamanlar 32 numaralı yolcunun da vardı böyle bir İbelo’su. Lale, yaş gününde hediye etmişti. Bir yüzünde kuyumcuda çizdirilmiş, bir gülen, bir de ağlayan tiyatro maskı vardı. Diğer yüzünde ise abartılı el yazısı ile Lale yazıyordu. Sanırsın Lale’nin çakmağı. Hediyesini verirken Lale’nin buna açıklaması basit ve netti.

“Tabii ki sana aldım. Beyoğlu’ndan, Atlas pasajından. Orijinal Alman.

Evirip çevirmesinden sahte olma kuşkusu mu uyanmıştı acaba Lale’de?

“İlk işim de kuyumcuya gidip yazıyı yazdırmak oldu. Hem sen hiç İbelo kullanan kadın gördün mü? Şuna baksana sanki benimmiş gibi duruyor değil mi? Bana ait bir şey hep yanında olsun istedim. Cebinde hisset beni.”

Şimdiyse bırak nerede olduğunu, en son ne zaman kullandığını bile hatırlamıyordu. Şoför ıssız gecede vites küçültüp önündeki kamyonu sollarken, en son ne zaman kullandığını bulmaya çalıştı.
Lale onu terk ettikten hemen sonra değildi. Çakmak bir süre daha sigara paketinin üzerinde durdu. Lale’den sonra çakmağın ne kadar süre daha sigarasının üzerinde durduğunu hesaplamaya çalıştı.

O 'bir süre' uzun muydu?

O 'bir süre' başına gelenlerle kıyaslandığında uzundu. Hem de çok uzun. Lale ile yaşadığı dört yıl ise kısa, hem de çok ama çok kısa geldi; bu taraftan yani otobüsün karanlığından dışarının zifir karanlığına bakınca.

Lale önce onun vurdumduymaz olduğuna karar vermiş, bu karar üçüncü yılın sonunda duygusuzluğuna terfi etmişti. İşi gereği böyle olduğunu düşünüyordu. İyi bir gazetecinin duygularını açık etmemesi gerektiğini, maalesef bu durumun zamanla bünyeye yerleşebileceğini ve bir çeşit meslek hastalığı olarak kabul edilmesi gerektiğini savunuyordu arkadaş toplantılarında. Tabii ki önce baştan aşağıya sıçıp sıvadıktan sonra.

Seviyordu karısını. Rahatı yerindeydi. Öyle standart bir evlilik hayatları yoktu gerçi. Lale’nin çalıştığı uzun geceler, tiyatroyla birlikte çıkılan turneler, evde yeni oyuna hazırlandığı zamanlardaki maniler, depresyonlar hepsine alışıvermişti.

Lale’nin bir kez bile gömleğini ütülediğini veya evin camlarını sildiğini hatırlamıyordu. Ara sıra, keyfi yerinde olduğunda, mutfak önlüğünü giyer, yemek yapmaya girişirdi ama. Gerçi pilavın dibi tutar, patlıcan oturmaz, istavrit yağ çeker, sebze çiğ gelirdi. Bunlar bir yana, sunum her seferinde krallara layık olurdu. Dantelli örtüler serilir, paşa dedesinden kalma şarap kadehleri, rakı bardakları oymalı kakmalı büfeden iner, çorba neredeyse şeffaf porselen kaselerde servis edilirdi. Geriye kalan her şey içinse anneannesinin kadını Aynur vardı. Aynur, kendini Lale’nin annesi onu da evin kahyası bellemişti. Adada yaşayan anneanne ile her sabah telefonda konuşulur, talimatlar alınır, sonra alışveriş için Gümüşsuyu’nun en pahalı manavı, bakkalı ve kasabı aranır, saat beş olmadan da gidilirdi.

Gümüşsuyu’ndaki ev ve içindeki eşyalar Lale’nin paşa dedesine İstiklâl Savaşı ganimeti olarak verilmişti ve duvarlardaki resimler bunun kanıtıydı. Hiçbir şeyleri yoktu evlendiklerinde. Dört yıl boyunca da olamadı. Zaten olmasına da imkan yoktu. Aldığı maaş tüm ev harcamalarına anca yetiyordu. Lale ise evin prensesi, anneannesinin haşarı küçük kızı olarak tüm bu hiyerarşinin dışında kendini sanatına adar, kocası dahil yukarıda sayılan tüm bu envanterle yaşar giderdi. Sonra bir gün gemi kayalara toslayıverdi. O, elinde maşrapa ile suları boşaltmaya uğraşırken Lale ellerini beline koyduktan sonra şöyle bir durumu tartıp gemiyi terk ediverdi. Hatıra olarak da maşrapa niyetinde o İbelo’yu bıraktı.

Şoför, olanca gücüyle frene basıp sağa sola savrulan otobüsü yolda tutmayı başardıktan sonra kendini ve haliyle kullandığı otobüsü, sollamaya çalıştığı kamyonun arkasına attı. Karşıdan gelenin buna yorumu, uzun farlarını çakmak bir de kornaya sonuna kadar basmak olurken, yolcular çıkarttıkları “cık, cık, cık” sesleri ile yetindiler.

Muavinin kılı bile kıpırdamadı. Sol kolu kolçağa dayalı, hafiften koridora yatmış durumdayken, şoför dikiz aynasından sadece onların anlayabileceği bir hareket çekince, yerinden kalkıp koltuklara tutuna tutuna şoförün yanına gitti.

Geri dönüp, arka buzluktan Pepsi şişesini çıkarttı. Bardağa doldurup şoföre götürürken, 32 numaralı yolcunun bardağına da bir fırt eklemeyi ihmal etmedi.

Lale’den sonra taşındığı Cihangir’de de vardı çakmak. Hatta bir keresinde Billur, sehpanın üzerinde görünce üstüne yatmaya kalkmış, yazıyı görünce de utana sıkıla geri vermişti mesela.

O zamanlar Silahlı Kuvvetler sigarası içerdi, yani gazetede çalışırken. Kalender Orduevi’nin kantininde çalışan memur her pazartesi kağıda sarılı iki karton sigarayı çalıştığı gazeteye getirir, parasını alır giderdi. Silahlı Kuvvetler üzeri İbelo, bir de yanında metalik lacivert, her köşesinde sırasıyla Puro, Fay, Pop yazılı üçgen küllük yıllarca gazetedeki masasında ona eşlik ettiler.

İşten atıldığı sabah masasını toplarken bir an küllüğü de alıp almamakta kararsız kaldı. Sonra vazgeçip içindeki küllerle masaya terk etti. Elinde torba, içinde masanın çekmecelerinden alelacele toparladığı birkaç özel eşya, gazetenin döner kapısını açıp caddeye çıktığında henüz saat onbir bile olmamıştı. Şöyle kafasını kaldırıp binaya bir baktı. Yazı işlerindeki toplantı henüz bitmiş olmalıydı. Üzerinden koştura koştura geçen bulutların altındaki bina, sanki olduğundan daha azametli ve öfkeli gibi geldi. Cağaloğlu yokuşundan Sirkeci’ye doğru salak salak yürürken rüzgar lodosa dönünce bulutlar koştura koştura niyet ettikleri yere gitmekten vazgeçip şehrin üzerinde toplanmaya başladılar.
ANARYA
ANARYA – ROMAN - 357 Sayfa
Nezir İçgören


Lüfer Boğaz’ın şahıdır, sultanıdır.

Lüfer olmadan önce ilk, defne yaprağı olur. Sonra çinekop, sonra da sarıkanat.
Tedbiri elden bırakmayanlarsa daha da büyür, kofana olur.

Lüfer avcıdır, boylu poslu, yakışıklıdır. Acımasızdır, pervasızdır, ısırır.

Acemiliğine yahut aceleciliğine yenilip de iğneyi ağzından alırken parmaklarını dişlerinin öfkesine kaptıranların, kayıktan kayığa feryatlarının, kulaktan kulağa anlatılıp, abartılmasıyla, oltacılar arasında adı canavara çıkmıştır. Kibar kibar, dipte kimseye karışmadan kumları eşeleyip, bulduğu artıklarla beslenmekten burnu kütleşmiş barbunlar ya da salak salak, oradan oraya koşuşturan istavritler yerine orta suda takılır ve her gördüğü parlak nesneye, düşünmeden, yiyecek diye tüm gücüyle atlar.

Toplu eylem koydukları Arnavutköy, Hisar yahut Sarayburnu civarında, sürü psikolojisi altındaki her yetişkin ve aklı başındaki bireyin yaptığı gibi, birbirlerini dolduruşa getirip, çevrede kıpırdayan, parlayan, soylu, soysuz, ot, bok, ne varsa saldırırlar.

Kuzguncuk sahiline paralel, kıvrıla kıvrıla yüzen nahoş zargana sürüleri, kıymalı spagettidir onlar için. Kız Kulesi civarında yakaladıkları acemi çingene palamutlarıyla, karşı kıyıya, ta Haliç ağzına kadar ‘elim sende’ oynarlar. Karadeniz’e çıkan aceleci hamsiler besin zincirinin altın halkasıdır. Nesilden nesile, birbirlerine anlata anlata efsaneleştirdikleri, nesli tükenmiş boğaz uskumrusunun hayaliyle Kandilli Koyu’na daldıklarında; kendi halinde, kayalardaki yosunları tartaklayarak yaşayan ve kıyıdan kepçeyle tutulmaya razı yerleşik papalinalar, korkularından vapur iskelesine zıplayıp, çareyi çımacının arkasına saklanmakta bulurlar.

Eceli gelmediyse eğer, lüferi yakalamak için öncelikle ondan daha akıllı olmak şarttır. Beykoz’un üstündeki umur yerinde, Fil Burnu’nun arkasında ya da Yeniköy’deki çakarın etrafındaki sığ suda ikişerli üçerli fingirdeyenler için ipekle tutulan zargananın, canlı yahut ruhunu yeni teslim etmiş olması şartıyla, ikna kabiliyetinden faydalanmak en garanti yol olsa da Boğaz’ın akıntılı sularında, sürü psikolojisinin tüm inceliklerini çözmüş âdemoğulları tarafından geliştirilen, kurşunu civayla parlatılmış zoka, hiç şaşmaz, çalışır.

“Taktım hiç ocutmadan zarganayı ucuna, sonra saldım yavaşça. Verdim
yolu da motora. Tam fenerin önündeyim. Nah böyle, şimdiki gibi, hava karardı kararmadı. Sularda var, anlıyor musun? O biçim. Çeyrekten fazla yol var motorda, gene de yerinde sayıyorsun, Allahıma.”

Balıkçı Kör Hasan, karşımda, sonu belli hikâyesinin başkahramanı olarak, sağlam gözünü, ayaklarımızın dibindeki ızgaranın üzerinde çıtır çıtır kızaran avından, yani kocaman kofanadan ayırmadan yanındaki Samsun'a uzandı. Paketi yattığı çimlerin üzerinden kaldırmadan, ucu dışarı fırlamışlardan bir tanesini ustalıkla çekip ağzına götürdükten sonra devam etti;

“Yaktım cigarayı. Nah bi nefes çektim çekmedim, asıldı namussuz. Bizim
Ekrem de nereye gitsem dibimde, aklınca kopya çekiyo uyanık. Çaktı tabi mevzuyu. Baktım bırakmış dümeni, oltayı, alık alık beni seyrediyor. Dedim oyna. Tutmuşum ben seni, bırakır mıyım.”

Tiftik tiftik, kahverengi keçe yeleğinin minik cebinden çıkardığı çakmağının alevi, sigarasını yakmakla kalmayıp, karşı çaprazındaki Aydın’a bakar gibi duran ama görmeyen kör gözünün yer aldığı tarafı da aydınlattı. Kim bilir kaçıncı defa doldurulmaktan yılmış, şeffaflığını yitirmiş çakmağının deposunu, sağlam gözü ile mangalın alevine tutup, gazını dikkatlice kontrol edip özenle yerine yerleştirirken, "Misina 35’lik. Tek yanlışına bakar. Bir an boş ver, koparıp atar namussuz.”

Üçümüzün de gözleri, ızgaraya boylamasına sığmayıp, çaprazlama uzatılmış kofanada. "Allah üçüne de selamet versin" demiştim hâlbuki en son. Ayaklarımızın dibinde çıtır çıtır kızaran üçüncüsünden selametini esirgemiş görünüyor. Diğer ikisi karşımda, domuz gibiler.

“Yahu Aydın, hani geçen sefer Kör’le ikiniz balıktayken, Kör’e kızıp da livardan çıkarttıktan sonra denize fırlattığın lüfer olmasın sakın?!”
“Yok, bu o değil.”

“Ulan Kör, nereden biliyorsun? Belki de o! Tuttuğun balıkları sorguya mı çekiyorsun her seferinde?”

Balıkçı Kör Hasan’ın görmeyen gözü, Aydın’ın siyah, kalın yün paltosunun sol omzunu sıyırıp, arkadaki ağacı nişanlarken, gören gözü Aydın’da;
“O, bundan da büyüktü. Senin taşakların kadar yanakları vardı.” dedikten sonra, oraya buraya saçtığı gözlerini, önüne, ateşe açtığı avuçlarına toplayıp:
“Neymiş, eylem yapmışmış. Söz uçarmış da eylem kalırmış. Bok kalır.
Nereye kalır? Yüzdü, gitti işte. Lan, hem ne eylemi gecenin o vakti? Eylemin bana mı? N’oldu sonra? Olan yine sana oldu. Gece yarısı sucuktu, kaşardı patlattık dükkânını kıçımın anarşiki...”

“Sen önce o kelimeyi söylemeyi öğren, biiirrr. Anarşizm beden için olduğu kadar ruh için de özgürlük demektir. Senin gibi ruhunu yalılarda oturan burjuvaya balık kakalamak için yaltaklanarak satmış birinin o lafı ağzına almaya bile hakkı yok ikiiii. Anladın mı kıçımın mankafası?”

Aydın, limon sandığının üzerinde öne doğru kamburunu çıkarmış dengedeki pozisyonundan bir el havada tirat pozisyonuna geçerken, gökyüzünün siyaha giden lacivert-mor fonunda, Kasımpaşa’nın üst katındaki Galata ile en üst teras katındaki Boğaz manzaralı Pera, sarılı kırmızılı ve en nihayet turunculu gündüz elbisesini çıkarmış, göğüs tarafı iki sıra dantel işli siyah gece elbisesini giymeye hazırlanıyor. Tersane tüm çekiç seslerini susturup, Haliç’in dalgın sularında dikize yatmış, Pera’yı gözlüyor.

Bulunduğumuz yaka daha da fantastik. Arkamızda yola kadar uzanan park, çimenlerin üzerine serpiştirilmiş bodur ağaçlara tepeden bakan aydınlatma direklerinin çiğ beyaz ışığında, kulak memesi kıvamından hallice, gerçeküstü. Mordor’un süvarileri köşeden, Eyüp-Balat trafiğinden fırsat buldukları anda kapkara atlarının terden sırıl sıklam yelelerini sallaya sallaya, dörtnala fırladı fırlayacak dedirten türden. Görüntüye ses efekti yapmaya çalışan ama beceremeyen sahil yolu, birkaç isyankâr korna sesini saymazsan, uykusunda homurdanan yaşlı ejderha sesi çıkartıyor.

Aşifte Pera’nın, ışıklar, perdeler sonuna kadar açık, elde kombinezon, kırıta kırıta, bir aşağı bir yukarı salınmasına ilk tepki, arkamızdan, Eyüp’ün hâkim tepelerinden geldi. Aydın tam tiradının en güzel yerinde, müezzinin namaza çağıran ‘Allah-u Ekber’i ile bölünmesinden keyifsiz, sesin geldiği yöne dönüp bakmaya yeltenirken, çok yakından bir ikincisi, hemen arkasından ileride bir üçüncüsü, dördüncüsü... Derken İstanbul’un tüm müezzinlerinin bir araya gelip, ehli Müslümanları son namaza ve ardından pufidi kandil, cumba yatağa çağırması karşısında Pera kombinezonunu çıplak göğüslerine bastırıp, çığlık çığlığa içeri kaçarken, Kör de ne olur ne olmaz yarıya kadar rakı dolu çay bardağını, dikkatlice oturduğu limon kasasının dibine zulaladı. Aydın, müezzinlerin ortasında, Marksist, materyalist tiradına devam etmenin densizliğini fark edip, konuyu değiştirmek adına bana dönüp:
“Oğlum Aleks,” dedi. “Haç çıkardın mı? Bak, çarpılırsın sonra.”
“Sen bırak Aleks’i de kendine bak, Aydın Efendi. Soracaklar sana,
Marks’mış, devrimmiş Sırat Köprüsü’nde.”
“Sen de tuttuğun balıklara biner geçersin artık.”

Aydın daha çok Corto Maltez’e benziyor. Yani, tip olarak demek istiyorum. Siyah, dağınık dalgalı saçları, ince uzun vücudu, ağzının ucundan eksik etmediği sigarası ve yakaları dik siyah paltosuyla, elleri ceplerinde, Kör Hasan’ın karşısında oturuyor.

Kör’ün karşımızda ateşe açtığı avuçları, halat yarıkları, misina çizikleri, bıçak kesikleriyle dolu. Hepsi taammüden. Adam kendi işini kendi yapmış, avucunu not defteri gibi kullanıp, kaderini kendi avuçlarına not etmiş. Bu avuçlar kendini bilmez acemi bir falcıyı mesleğinden edebilir. Yahut da itikadı olan bir falcının abdestini bozabilir. Sol elindeki hayat çizgisinin, avucundan taşıp, bileğinin kılları arasında kaybolduğunu gören modernist bir falcı, siz o kadar uzun yaşayacaksınız ki, sonunda dayanamayıp, sizi öldürmek zorunda kalacaklar, diyebilir. Postmodern bir falcı ise, faltaşı gibi açılan gözlerini avucundan ayırmadan, yapay gerçeklik modellerinin izdüşümünden peydahlanan sanal sanrılarının, böbreküstü bezlerinin üzerinde yapacağı tahribatları anlatmakla işe başlayabilir pekala.

Son caminin, son sedasının son bulmasının ardından Kör; rakısını sakladığı limon sandığının dip köşesinden çıkarıp, bir fırt aldıktan sonra, herkesin ona baktığından emin, kofanayı avuçladığı gibi ateşten alıp, masa niyetine ters çevrilip, üzerine gazete kâğıdı serilerek birleştirilmiş iki limon kasasının tam ortasına, turpların, soğanların, plastik kutusundaki tuzun ve somun ekmeğin arasına bıraktı. Zamanın geldiğini anlayan kedigillerden biri tekir, dört kedi ile köpekgillerden, kulaklarında belediyenin sarı plastik mührünü sallaya sallaya, iki çomar da hareketlendi ve müsrif âdemoğullarından seçtikleri bir tanesinin, gönülleri ile kollarının fırlatma çapının türevini kendilerince hesaplayıp, pozisyonlarını aldılar. Somun ekmeğin kabuğundan kopartılan büyükçe bir parçayı, parmaklar marifetiyle kıvırıp, gerektiğinde dozer kepçesi gibi balığın sırtındaki etleri süpürmek, gerektiğinde dikine göbekten içeri girmek için kullanılacak el yanda hazır, öbür el ile boş çay bardaklarımızı Aydın’a doğrultmuş beklerken, Aydın, hiç de Corto Maltez’den beklenmeyecek bir davranışla, cebindeki ikinci 35’liği çıkartmakta acele etmiyor. Sen koskoca denizleri aş, yetmiş yedi milletle savaş, sonra gel buraya, elin titresin. Olacak şey mi? Alacak defterinden girip, rakı zamlarıyla gündeme gelen hükümeti eleştirirken, politikaya girecek diye yüreğimizi ağzımıza getirip, dilek ve temenniler bölümünü ‘alın, zıkkım için’ şeklinde bağladıktan sonra, ancak çıkarttığı ikinci 35’liğin kapağını açıp, bir daha dönmez diye midir nedir, önce kendi bardağına boca etti. Hayır, balık soğuyor. Hepimiz bir an önce bu iş bitsin istiyoruz.

Rakı, Müslüman içkisi olduğundan, çift emniyet sistemiyle donatılmıştır. Kapağı açılsa bile, bilye öyle hemen boyun eğmez sahibine. Günaha sokmadan önce, bilgisayar gibi ‘Emin misin? Bak, yukarıda Allah var, gel günaha girme’ diye tekrar tekrar sorar. Böyle durumlarda şişeyi ters çevirip, bardağa nişanladıktan sonra, umutsuzca silkeleyerek, bilyeyi ikna etmeye çalışmak bir çözüm yolu olmaktan uzaktır. Diğer el marifetiyle kıçından şaplak yemesi gerekir. Dostlar arasında bu hareket fazla bir şey ifade etmeyebilir ama bir lokantadaysanız, hele şöyle hatunla baş başa romantik bir yemekteyseniz, yapısal problemlerinizi hemen açık etmemek adına, garsonun yapmasını tercih etmelisiniz. Asla beceriksizlik göstergesi değildir. Aydın, karga burnu ve çıkık elmacık kemiklerinin üzerindeki kalın kaşlarını düzleyip, tersine çevirdiği 35’liğin kıçına sağ eliyle öyle bir şaplak patlattı ki, zavallı bilye, neye uğradığını anlayamadan, nesi var nesi yoksa, gluk gluk Aydın'ın bardağına boca etmeye kalktı da müdahale ettik.
“Aleks, bak hava soğuyor. Kış geliyor. Buldun değil mi adam gibi bir yer kendine? Geberirsin buralarda, kimsenin haberi olmaz.”
“Bulmuştur o. İşini bilir benim adamım.”

Kör kemirdiği kelleyi, doğru hesap yapan Tekir’e fırlatırken, hava çoktan kararmış. Telaşlı beyaz yakalılarla, kalan son İstanbul esnafı dükkânlarını kapatıp, bir an önce şehrin bu tarafını terk etmek telaşındalar. İkinci 35’likten, adam başı, bir parmak ya çıkar ya çıkmaz. Sonrasında onlar için hava hoş. Kör’ün, hemen önümüze demirlediği kayığının kamarasını akşam ayazına siper edip, biri Arnavutköy’e, diğeri Anadoluhisarı’na. Buradan, en azından yarım saat, kırk beş dakikalık yolları var. Yediler kocaman turbu, osura osura giderler artık.
Aydın kayığın ipini çözüp, atladıktan sonra, burunda kalıp, ayakta el sallarken; Kör, kayığı tornistandan alıp, dümeni Haliç’in ağzına doğru kırıyor. Motor, anlık sessizlikten sonra gürültüyle, kayığı ileri doğru itiyor. Köprünün altından geçip de gözden kaybolana kadar arkalarından bakıyorum. Birkaç balıkçı, ayaza inat, hâlâ köprüden balık tutuyorlar.

HİÇ YOKTAN İYİDİR
HİÇ YOKTAN İYİDİR – ROMAN - 242 SAYFA
NEZİR İÇGÖREN

Söz uçar,
Eylem kutsaldır.
Arnavutköy’deki eski tüfek Bakkal Aydın’ın, Kayıkçı Kör Hasan’la akıntı burnundaki fenerin önünde, gece dolunayda lüfer avındayken, iki buçuk litre köpek öldüren şarabının üzerine Aydın’ın Hasan Abi’ye kızıp, tüm gece memleketi kurtarmaktan vakit bulup da tutabildikleri yegâne lüferi livardan çıkarıp denize fırlattığı anda sarf edilmiştir.

Allah üçüne de selamet versin.
Öldüm.....
Tam üç hafta önce, Salı akşamı 18.00 ile 19.30 saatleri arasında, Asmalımescit’te…
Katilim, erken gelen baharın getirdiği iyot kokularının arasında Moda çay bahçesinde demli çayını yudumlarken kontörlü hattını yüklediği Nokia 6021 telefonundan vurdu beni.
Biliyorum; çünkü o telefonu ben hediye etmiştim. Bu yaka kararmıştı, ama eminim karşı yaka hâlâ aydınlıktı ve Sarayburnu’nun önünden geçen gemilerin isimleri gayet net okunabiliyordu. Ses bilmem ne uydusu üzerinden dolaşıp atölyenin ortasında sağ kulağımdan patlattı.
Gümmmmm…
Öylece kalakaldım.
Işıkları kapattım. Kapıyı çekip dışarı çıktım. Merdivenlerden aşağıya indim. Tam üç kat. Hanın demir kapısının önündeki mermer merdivenlerde ceketimi giydim, evime yürüdüm.
Olaya intihar süsü verilmişti. Teneşir tahtasında yatıyordum. İmamın kıçıma pamuk sokmasını bekliyordum çaresizce ve sürekli olarak, “Acımadı ki, acımadı ki!” diyordum kendi kendime…
Ölümden sonra bir şey var mı bilmiyorum; o kısım çok net değil, ama melek falan görmedim. Yatakta çarşaflara dolanıp uyurken gördüklerim için “melek” tabiri kullanabilinirse de bunları ahiret ile karıştırmanın kafa karışıklığından öte bir sonuç doğurmayacağı aşikâr. Şalteri kapatıp uykuya dalmak, geçici anestezi etkisi gösteriyor, ama etkisi ot kafasından kısa; dalga hınçlanıp da geliyor üstüne.
Tsunami etkisi… Plajdan savurup palmiyelere patlatıyor. Kafana Hindistan cevizleri düşüyor ve binlerce maymun bağırarak kaçışıyorlar. Kendime geldiğimde öfkeliydim. Öfke mi kendime getirdi, yoksa tekrar dirilmenin yan etkisi mi öfkelenmek, ya da tekrar döndüğüm veya ne bileyim, gönderildiğim için mi öfkeliydim bilmiyorum. Ama daha gün ağarmadan kalkıp, buz gibi suyla abdestini aldıktan sonra soğuk, rutubetli ve ayak kokan halıların üstünden yürüyerek, minarenin şerefesinde ezan okuyan müezzine öfkeli değildim. Ondan önce uyanmıştım çünkü. Hoparlörü açıp garip bir ses çıkardı. Sahneye çıkmadan hemen önce sanatçıların yaptığı ses denemelerinden daha çok,
kuvvetli bir burun çekme ve ardından balgam çıkarma sesiydi bu. Sonra bir şey duymadım; muhtemelen yuttu balgamını.
Sabahın altısında denizden gelen nemli ayazdan anlaşılmıyordu tabiî; ama sonra belli oldu. Bahar,
Beyoğlu’na inmişti. Nuru Ziya sokaktan geçip Beyoğlu’na tırmanırken, duvarın dibine sıra sıra mevzilenen kediler ve bekçiler erken güneşin tadını çıkartıp bir yandan da geçişimi seyrettiler. Bir kedi, bir bekçi, sonra yine bir kedi… Şiş kebap sanki.
İyi… Çok bir şey değişmemişti ben komadayken. Ne kadar sürdü araf hâli hatırlamıyorum… Karın boşluğumun üstü, bana göre sol yanım, kalbimin hemen altı hâlâ şiddetle sancıyor; ama gaz sancısı gibi değil de daha derinden gelen bir şey. Tünelin ucundan önce ses yankılanır hani. Sonra ittiği rüzgârı hissedersin. Büyük bir gürültüyle tünelden düdük çalarak çıkan buharlı lokomotifle çarpışmak gibi bir şey…
Kardiyoloğa sorsan, doğrudan anjiyoya alır.
Yokluğumda, sanatçı polisler İstiklâl’de Yeminli Mali Müşavirler Odasının alt salonunda sergi açmışlar. Camekândaki çelenklerden, serginin en çok birkaç gün önce açıldığı anlaşılıyor. Çiçekler hâlâ diri. Kırmızı ve beyaz karanfiller; cenazelere gönderilenlerle aynı. Doğal olarak, Emniyetin çiçekçilerinin elleri en iyi bildikleri işe gidiyor; kaç tane sanatçı polis olabilir ve kaç defa sergi açabilirler ki? Hem sonra, sanatlarının icrasında neden esinlenmiş olabilirler? Silahlarının kabzalarına yapıştırdıkları ucuz kabartmalı Türk bayrağı çıkartmasından olamaz; çünkü bu her poliste var. Üç kuruş maaşlarından biriktirip almaktansa, Makina Kimya bunu standart hale getirebilir meselâ.
Polis dergisinde talimatlar var mı acaba; ilkokulda etiket yapıştırır gibi? Silahın kabzasına, namlunun şu kadar milim altına, tetiğin şu kadar milim arkasına yapışacak diye? Sanatçı polisler, silahlarının kabzalarına kendileri resmediyor olabilir ay yıldızları… Bak bunu hiç düşünmemiştim. Tuval üzerine natürmort çalışan sanatçı polisler, yakaladıklarını medya önüne çıkartırken düzenlenen kompozisyonlardan etkilenmiş olabilirler. Hani arkada ağzı çıtçıtlı poşetler içinde satışa hazır esrar torbaları, önde renkli haplar, yan yana özenle yerleştirilmiş birkaç sahte kimlik, bir silah ve
mermilerden yazılmış “…Emniyet Müdürlüğü” yazısı.
Galerinin kocaman camekânının arkasında, iki çelenk arasındaki afişin ardında bir polis sotaya yatmış, gelen geçeni gözlüyor. Göz göze geliyoruz. Dik dik bakıyor gözlerini kaçırmadan. Durmadan yoluma devam ediyorum. Acaba sanatçı polislerden biri miydi, yoksa diğer polisler bu eserleri çok değerli bulup, içeriye de mi güvenlik koymuşlardı?
İstiklâl’in sonunda, konsolosluğun önündeki polis kulübesinin tam karşısındaki ayakkabıcının yanından içeri, Asmalı’ya dönüyorum. Asmalı’daki atölyem havasız ve leş gibi sigara kokuyor. Araf’ta sık sık uğrayıp sigara içmişim demek ki ve pencereyi açmadan ayrılmışım. Araf’ta oksijen gereksiz...
Aslında her şey gereksiz...
Orada bir şeye ihtiyacın yok; mal gibi takılıyorsun. Şeytan, melek aldırmadan dediklerini dinliyorsun.
Masum ve uysal bir çocuksun yalnızca.
Atölyem, unutulmuş üçüncü sınıf bir iş hanının üçüncü katında, yüksek tavanlı otuz beş metre kare bir oda ve tuvaletten ibaret. Göğüs hizasından yüksek, tek kanatlı küçük pencereden arka sokaktaki binaların çatıları ve bir parça gökyüzü görünüyor. Hava alanına inmeye yönelen uçaklar cüsselerinden beklenmeyecek sessizlikte; beyaz, kocaman karınlarını göstere göstere, o bir parça gökyüzünü kullanıp, aralıksız hep aynı yöne süzülüyorlar.
Pencereyi açıp atölyeyi havalandırıyorum. Ocağın üstüne İtalyan malı espresso makinemi yerleştirip bir sigara yakıyorum. Makine dediğim, bir çeşit vidalı çaydanlık. Alt haznesine su koyup, üzerindeki metal süzgeçe de kahve koyuyorsun. Piknik tüpün üstüne yerleştirip, altını yakınca çalışıyor. Su haznesi kapkara. Vidasını sıkıca kapatıyorum, yoksa ocakta öfkeyle su saçıyor oraya buraya. Bu durumda yapacak bir şey yok. Çaresizce, bez elde öfkesinin bitmesini bekliyorsun.
Bodrum kattaki marangoz boya yapıyor; tüm bina leş gibi tiner kokuyor. Kapısı var arkaya açılan; ama açmıyor. Alt kat komşum Kemal Abi, atölyesinde bulmaca çözüyor. İçeride her şey var: marangoz aletleri, Fotoğraf Müzesi’ne kabul edilebilecek nitelikte fotoğraf makineleri, agrandizörler, oradan buradan toplanmış eski radyolar, çerçeveli ya da duvara öylece yapıştırılmış fotoğraflar.
İleride, giyotin pencerenin altında küçük marangoz tezgâhı ve karşısındaki duvara çakılmış onlarca âleti çivilerde sallanıyor Köşede, yerde tozlu bir pikap ve pikaba yaslanmış sıra sıra plaklar var. Yerlerde çeşit çeşit darbukalar, kalabalık fasıllarda tabure niyetine kullanılıyor. Camın içinde doğramaya dayanmış sıra sıra ney, flüt ve ney yapımı için çeşitli kamışlar, dikine örümcek bağlamışlar. Yanındaki duvarda asılı, telleri kopuk bir ud, bir de gitar var.
Kemal Abi, kendisine kalan uzunca orta sehpanın eşyalardan arındırılmış küçük bir bölümünde, eşyalarının izin verdiği ölçüde yaşamaya uğraşıyor ve devamlı öksürüyor.
Marangozun üstünde, yüksek girişli ferforje atölyesindeki usta, öksürüğü umursamıyor; asbestli jet taşıyla kalın levhaya girişiyor. Demir tozları kirli merdivenlere yapışıyor, sıcak nikotine karışıp boğazımı yakıyor. Mavi mi yoksa gri mi olduğu artık belli olmayan kapımı kapatıyorum. Ses ve koku, eşiksiz kapının altından sızmak zorunda…
Atölyenin bir duvarı fosforlu turuncuya boyalı, diğer tarafıysa beyaz üstüne rutubet desenli… Benden önceki ressam, yani meslektaşım, tüm parasını fosforlu akrilik boyaya yatırmış anlaşılan ve bir duvarı bile bitiremeden terk etmiş burayı.
Atölyem, hem yabancı hem değil; yaşam katmanları şeffaf asetatlı kâğıt gibi üst üste yapışıyor. Araları ıslanmış ayrılmıyorlar. Hangi yazı hangi asetata ait, belli değil. Ayırmaya çalıştığınızda ise artık hiçbir şey okunmaz oluyor.
Bayan Eleni’nin kütüphanesindeki Tersten Perspektif kitabında, Mısırlı, Çinli ve İranlı ressamların tüm uygarlık düzeylerine rağmen perspektifi bilmemelerinin imkânsız olduğunu savunuluyor. Yoksa Piramitlerden saraylara bu kadar mükemmel bir mimarileri olamazmış ve dolayısıyla resimleri için “primitif” kelimesi yanlışmış. Benimkiler düpedüz primitif. Nefret ediyorum yerdeki kâğıtlardan ve duvardaki resimlerden ve orada buradaki heykellerden.
Dokuz bin yıl önceki mağara tasarımcılarını heyecanlandırabilirlerdi belki; ama artık çok geç.
Kahvemi yerlere saçılmış resimlerin üzerine bile bile dökerek, pencerenin altındaki geniş demir ayaklı masamın plastik sandalyelerinden birine oturuyorum. Yerdeki kahve lekelerinin aynısı, köşedeki seramik fırınının üzerinde de var. Fırın, banka kasası gibi kocaman ve kalın kapaklı değil de, daha çok bulaşık makinası gibi olanlardan; üstten kapaklı, dört tane döner büro koltuğu ayaklarıyla, yüz kiloyu geçmeyen bir Alman mucizesi. Monofaze bağlantıyla bin iki yüz dereceye altı saatte çıkabiliyor. Boru değil yani. Almanlar bu işte çok iyiler; İkinci Dünya Savaşı’ndan sıkı tecrübeleri var ısı teknolojisi alanında.
Aslında o olanları, onlar yapmadı. Naziler yaptı. Naziler, Saylonluların bir koluydu ve 1933 yılında uzaydan gelip bugünkü Almanya’yı işgâl ettiler. Sonra da onları kahraman Amerikan pilotları ve er Ryan alt etti. Yani bize bunu böyle anlatmışlardı. Taa ki, Nobel ödüllü Günter Grass bir gün pat diye Nazi olduğunu itiraf edene kadar.
Saylonlular aramızda.
Alt edememişiz.
Şerifi çağır çabuk!
Mayıs ayında, Asmalı’nın köşesinde ısrarla kestane satıyor adam. Karşısındaki seyyar, “Süt mısır!” diye bağırıyor. Dünya ısınıyor, sular yükseliyor; kimse üstüne alınmıyor.
Belki de sorun bende değil. İnsanlar işine gidiyor, ya da evine. Yahut da Asmalı’da rakı muhabbetine, oradan konsere.
Mekânlarından sürülmüş Kızılderililer, Asmalı köşelerinde kapkaç yapıyor, tiner çekip para istiyor, ya da ot satıyor. Onlar artık Tarlabaşı’nın altında yaşamak zorundalar.
Mafya ve Beyoğlu Ekipler Amirliğinin desteğindeki kapital, istihdam yaratmak ve refah getirmek üzere Asmalı’yı işgal etti. Mekânlar el değiştirdi, kiralar yükseldi, lokantalar yenilendi, rakıya zam geldi. Zerzevatçı bile pırasayı, Asmalı’daki lokantalara daha pahalı satar oldu. Toplumca yükselişi kutluyorlar şimdi hep beraber.
ISO 9001 belgesi almak uğruna karakollara müzik sistemi yerleştirmek hiç de akıllıca olmamış gibi gözüküyor. Tarlabaşı’ndaki Beyoğlu Emniyet Müdürlüğünden gelen Loreena Mc Kannett sesi, polisleri de nezarette yatanları da huzursuz ediyor; kimse kendini evinde hissetmiyor. Alt katta girişin hemen yanında, kapısında “Suçu Önleme Odası” yazan bölümde tüm polisler tetik üstünde.
Korumaları gereken kocaman jipler ve sahiplerinin eğlendikleri barlardan sızan müzik bu onlar için.
Bir gözü köşedeki tinerci ve kapkaççıda, bir parmağı tetik üzerinde, kabzasındaki ay-yıldızı düşünüyor ve koruduklarından nefret ediyor. Tarlabaşı’ndaki karmaşa bile daha yakın ona.
Olan bitenden haberi olmayan, olsa da umuru olmayan, ülkenin bir buçuk milyar dolarlık reklâm piyasasının tüm yaratıcı beyinleri Asmalı’da, atölyemin arka sokağında akşamları parti düzenliyorlar. Barın kapısındaki yarmalar (sahipleri onları “bodyguard” diye çağırıyorlar), içeriye uyum sağlayamayacak kişileri bir bakışta gözlerinden tanıma yeteneğine sahipler. İçeriye her an bir Kızılderili sızabilir endişesiyle ve tedirgin bir gururla sokağı süzüyorlar.
İçeride her şey serbest, ama tokuşmak yasak.
Ajansların müşteri temsilcileri, müşterilere vermekten yorgun düşmüş bedenlerini çılgınca sallayarak masaların üzerinde dans ediyorlar. Ajans sahipleri, üst üstte kalabalığın arasında bara dayanmış, firmalarına katacakları potansiyel sermayeleri izlemekle meşgul. Bu yönüyle, Asmalı çok değişti denemez aslında; sadece jargon farklı. Bu yeni dili bilmeyenler oyunda yok; Nişantaşı ya da Etiler’den kopup gelenler için tüm mönüler İngilizce. Anlamak da yetmiyor üstelik; doğru telâffuz şart.
Yoksa garsonun yüzü asılıyor.
“Kızılderililer,” diye fısıldıyor arkadaşına.
“Şerifi çağır çabuk!”

Şerif, aslen Sivaslıydı.
Efendilik unvanı, bilmem kaç yılın sonunda kazanılan bir haktı ve Şerif, “efendi” unvanını, yıllar boyunca apartmana gelen kömürleri kalorifer dairesine taşımaktan bükülen beline inat, gururla omuzlarında taşıyordu. Yaklaşık beş metre yüksekliğindeki kurşun rengi demir kapıyı itip içeri girdiğimde, gömleğinin gerilmiş düğmelerinin arasından, atletinin üzerinden göbeğini kaşımayı bıraktı, bağdaş kurduğu küçük kulübesinden uzandı. Baktı. Sonra yine, yerine; memleket işi halı desenli yastıkların üzerindeki rahat pozisyonuna döndü.
Küçük hücresindeki çıplak ampul, sedirin arkasında asılı duvar kilimindeki beceriksizce resmedilmiş ceylanları olduklarından daha da korkunç gösteriyor. Ceylanların bir kısmı dereden su içerken, öndeki ceylan objektife bakıyor ve sağ alttan yaklaşan kaplanı görmüyor. Kaplansa tüm dikkatini olaya vermiş; ağzı açık, ön patilerinden biri havada, ceylana ferma duruyordu.
Şerif Efendi, Gülhane Parkı’ndaki maymunlara bakarken geliştirdiği şaşkın ve “Hikmetinden sual olunmaz; bunu da mı sen yarattın?” edâsını takındı ve selâmımı aldı. Aldı, çünkü ben kiracıydım, o ise ev sahibinin vekiliydi; yani her konudan sorumlu mesul müdürdü.
Dönerek çıkan geniş mermer merdivenlerin ortasındaki kafes asansöre binmedim. Çıplak, sarı ampullerin altında kirden sararmış, çatlaklarına kir dolmuş basamaklardan evime çıkan beş katı tırmanmaya başladım.
Asmalı’dan ev, 1024 adım ile 1040 adım arasındaydı. Elbette, bu normal yürüme adımıydı. Gerçi birkaç defa 1020 adımın altına indim, ancak hile yaptığımı itiraf etmeliyim. Adımlarımı uzattım ve Nur-i Ziya’nın merdivenlerinin bir kısmında basamak atladım. Tabiî ki hiçbir mazgala basmadan.
Evin önündeki mazgal genişti ve üstündeki paspas yaratıklarla doluydu; binlerce kıvrılmış siyah kıl.
Her türlü mikrop ve iğrençliğin sembolü.
Şerif Efendi, şahin gözleri ve akılcı tespitini geldiğimin ertesi günü kullanmış ve paspası mazgalın önüne yerleştirmişti. Benimse, karşıdan araba gelmediği sürece, hızlanacak ve atlayışı yapacak yeterli yerim hâlâ vardı. Karşı kaldırımdan yaklaşıp, tam binanın önüne gelince koşarak karşıya geçip, sert bir atlayışla mazgala ve paspasa değmeden, pekâlâ da mermer basamağa ulaşılabiliyordu. Tek sorun, arabaların geçmesini beklemekti ki, bu da tek yönlü yolda fazlaca bir sorun sayılmazdı.
Beşinci katta anahtarımı çıkardım. Yüksek, çift kanatlı, koyu kahverengi yağlıboyalı ahşap kapının kilidinde iki buçuk tur attırdım ve içeri girdim. Sahanlıktaki askıya ceketimi fırlatıp, holden salona yürüdüm. Güneş; salonun boydan boya yerlere kadar uzanan geniş camlarında, Boğazkesen boyunca sıra sıra damların arkasına çekilmiş Salıpazarı’nın ötesindeki Üsküdar’ı kızıla boyamakla meşguldü.
Pencerelerinin önüne sırtı salona, yüzleri manzaraya dönük koyu bordo kadife kaplı bir çift berjer yerleştirilmişti.
“Bunlar dışarı çıkartılamaz,” demişti Şerif Efendi.
“Avukat Bey tüm bunları yazacak; çıkarken de bakacak. Bir şey kaybolmuşsa, yandın.”
Avukat, “Bayan Eleni,” dedi, “bunları çok sever. İçerideki kütüphane, yatak odası, ortada sehpasıyla berjerler ve bir de bu takım.”
“Bakın, ayrıntılı listesi ekte,” dedi ve bir eliyle sayfayı çevirirken, diğer eliyle gözlüğünü düzeltti.
Demirbaş listesine işlenmiş pençe ayaklı antika masanın başında dikilmiş, üzerinde paltosu ve elinde dolma kalemiyle müvekkilinin haklarını düz bir tonla yüzüme okuyor, bense susma hakkımı kullanıyordum. Seremoni bittiğinde, Avukat Bey imzalanmış evrakları ve masadaki paraları topladı; “Diyeceğin son bir şey var mı?” diye suratıma bakıp, gözlüğünü burnunun üzerine ittirdi. Karşı binanın çatısındaki bacaya tünemiş martı gakladı ve Şerif Efendi, “Allah taksiratını affetsin,” tadında, altımdaki tabureyi çekti. Gümmm…!

Nezir İçgören

Lorem ipsum dolor sit ameteur etur ser scing creamer elit. Maec terem bier kem terdum, ipsum dolor sit ameteur etur ser scing kasak.
2022 - Bu site Tamer Ayta tarafından ❤️ ile yapılmıştır.